DOSTLUK ADINA

11 04 2007

Seni sen olduğun için sevendir
Yüreğinin sesini uzaklarda bile dinleyendir
İki eli kanda olsa derdine yetişendir
Varolduğunu hisse
ttiren,kıymet bilendir
Dostdur sözde değil özdedir adı…
Sabun köpüğü değil, darlık anında kaybolmaz
Sözünün eri güvenirliği tartışılmaz
Bilirsin, çıkılan yolda yarenlikden caymaz
Hayatına girdi mi kolay kolay çıkamaz
Dostdur sözde değil özdedir adı…

Yüreğini menfaatsiz sunar
İyiliğin için sözleri acıya bular,
Vakti zamanı gelir söyledikleri bir bir çıkar
Yoktur senle dolan kalbinde ne fitne fucur ne de çıkar
Dostdur sözde değil özdedir adı…

Yangınlardaki yüreğine, varlığı ile ferahlık
Mutluluklarında, üstüne dikilen saf ipekden bayramlık
Bilmez ne rol ne sahtekarlık
En büyük özelliği yaradılışı doğallık
Dostdur sözde değil özdedir adı…

Yalnızlıklar rıhtımından alıp götürür, süt beyaz yelkeniyle
Uçurum kenarından çeker,adı şefkat elleriyle
İyiki varsın dedirttiren, avucunda tuttuğu yüreğiyle
‘Sen cansın benim dostumsun ‘ ağız dolusu kelimeleriyle
Dostdur sözde değil özdedir adı….

Tüm Dostlarıma….





HANGİSİ?

11 04 2007

AŞK MI? SEVGİMİ?AŞKIN SÜREKLİ OLMADIĞI KESİN. KESİN; AMA AŞKIN ASLINDA NE OLDUĞUNUDA KİMSE TARİF EDEMİYOR. ŞİDDETLİ DUYGUSALLIK, BEDENSEL İLGİ VE NEREDEYSE HASTALIKLI BİR TUTKUYLA BİRBİRİNE BAĞLANAN İKİ İNSANIN BU FIRTINADA YIPRANIP YARALANMASIDA KAÇINILMAZDIR

SEVGİ BEYNİN İLE KALBİN ARASINDA KURDUĞUN DENGEDEDİR. İKİSİ BİRBİRİNİ ONAYLAYIP AYNI NOKTAYI GÖSTERİYORSA O SEVGİDİR. DİL YARDIM EDER, SÖZCÜKLER, DUALAR TASDİKLER SEVGİYİ.





SEVGİ

11 04 2007

Sevmek, yüreğindeki donmuş buzdağlarının bir kartanesi gibi güneşe dost olmasıdır. Ağlamaktır hüngür hüngür, boğulmaktır hıçkırıklara. Uçsuz bir duygu tünelinde hiç bıkmadan, usanmadan, yorulmadan yürümektir.Sevmek gülmektir hiç sıkılmadan, usanmadan, çıldırmaktır, delirmektir. Dudakları çatlamış duygu çöllerine yağmur olup akmaktır sevmek. Bir beyaz güvercin gibi hasret tarlalarına süzülmektir. Şahlanmış deli tay gibi bir umut ışığına dört nal olup uçup ulaşmaktır sevmek.

Oyuncağına sımsıkı sarılmış ürkek gözlü çocuk misali, uykusuz geceleri yıldızlarla paylaşmaktır, onlarla ağlamaktır sevmek. Sıla hasretine yanmadan, zamana aldırmadan, yıkılmadan beklemektir büyük bir sabırla.

Kırçiçeğini koklamaktır hasretle yaprak yaprak doyumsuzluktur sevmek. Gözpınarından dökülmektir damla damla nehir olup akmaktır sevmek.Fidan belli nargile çiçeğini sarmaktır hiç çözülmeden okşamaktır rüzgarda savrulan ipek saçları, öpmektir hasretle kor ateş gibi yanan dudakları, düşünmektir ceylan gözleri.

Tan yerine kavuşana dek uyumamaktır, bir ümittir, bir tutkudur, yaşama hevesidir sevmek. Dağlara, denizlere haykırmaktır çığlık çığlığa, nefes nefese. Uğruna ölüm karanfilini koklamaktır hislerinle saniye saniye yaşamaktır sevmek.





MENFAATSİZ DOSTLUK

11 04 2007

ÇIKARSIZ BİR DOSTLUK Saate bakmaksızın kapısını çalabileceği bir dostu olmalı insanın…
‘Nereden çıktın bu vakitte’ dememeli, bir gece yarısı telaşla yataktan fırladığında;
‘Gözünün dilini’ bilmeli; dinlemeli sormadan, söylemeden anlamalı…
Arka bahçede varlığını sezdirmeden, mütemadiyen dikilen vefalı bir ağaç gibi köklenmeli hayatında; sen, her daim onun orada olduğunu hissetmelisin. İhtiyaç duyulduğunda gidip müşfik gövdesine yaslanabilmeli, kovuklarına saklanabilmelisin.
Kucaklamalı seni güvenli kolları,
…dalları bitkin başına omuz, yaprakları kanayan ruhuna merhem olmalı…
En mahrem sırlarını verebilmeli, en derin yaralarını açıp gösterebilmelisin sorgusuz sualsiz…
Onca dalkavuk arasında bir tek o, sözünü eğip bükmeden söylemeli, yanlış anlaşılmayacağını bilmeli.
Alkışlandığında değil sadece, asıl yuhalandığında yanında durup koluna girebilmeli.
Övmeli alem içinde, baş başayken sövmeli ve sen öyle güvenmelisin ki ona, övdüğünde de sövdüğünde de bunun iyilikten olduğunu bilmelisin, ‘hak ettim’ diyebilmelisin.
Teklifsiz kefili olmalı hatalarının; günahlarının yegane şahidi…
Seni senden iyi bilen, sana senden çok güvenen bir sırdaş…
Gözbebekleri bulutlandığında yaklaşan fırtınayı sezebilmelisin.
Ve sen ağladığında, onun gözünden gelmeli yaş…
 

işte en çok da böyle zamanlarda bir dostu olmalı insanın…
Yıllarca aynı ip üstünde çalışmış, cesaretle ihanet arasında gidip gelen bir salıncağın sınavında birbiriyle kaynaşmış iki trapezci gibi güvenle kenetlenmeli elleri…
‘Parkurun bütün zorluğuna rağmen dostluğumuzu koruyabildik, acıları birlikte göğüsleyebildik ya; yenildik sayılmalıyız’ diyebilmeli…
Issızlığın, yalnızlığın en koyulaştığı anda, küçücük bir kağıda yazdığımız kısa, ama ümitvar bir yazıyı, yüreğe benzer bir taşa bağlayıp birbirimizin camından içeri atabilmeliyiz:
‘Bunu da aşacağız!





GERÇEK DOST

11 04 2007

Hani, diyorum da, insanın gerçekten mükemmel bir dostu olsa… “Onu”, şöyle, içine sindire-sindire, kocaman bir sarilsa… yüreklilikle söylediğiniz. “Canım benim! dediginiz… Telefonda bile saatlerce konuştuğunuz, sıcacık biri… özlediginizde, hayal kurduğunuzda yanınızda o var mı? Sizi hic yalnız bırakmayan biri… Cesur, sempatik, azimli, kararlı,.. Arayan, soran, “Seni özlüyorum” diyen biri. Böyle bir canlı ile her şeyi konusabilir, paylasabilirsiniz. Yanıltmaz!

Anlayısla karsilar her seyi… Hataları, günahları-sevapları, her bir seyi konuşabilirsiniz onunla. Bir arayis içinde olmaniza gerek yoktur. O kendiliğinden çıkar gelir zaten. Bir gün bir bakarsınız karşınızda… Bir de bakmışsınız sımsıcak sohbetler, derin konular, sırlar, paylaşımlar… Kimseye söyleyemediğinizi, en yakınınıza anlatamadığınızı, geçmisteki izleri, geleceğe dair ideallerinizi, sadece ona anlatir olursunuz.

Kadın, erkek Bir dost bulun! Ama gerçek olsun. Aradiğinda işinizi değil, sizi soran… Kötü gününüzde ev sahibi, iyi gününüzde kiraciniz olsun. Anlatsin, konuşsun, açık seçik, korkmadan yaşasın. Güvensin! Bir kartal kadar haşin, bir maymun kadar şaklaban, bir ceylan kadar narin olsun. Dogrulari söylesin. değil diliyle  gözleriyle ve kalpten konuşsun.

Yaşasın! Doya doya yaşasın, doya doya yaşatsin. Beyninden değil, yüreğinden versin. “Olsun varsın! Paylaşırım.” desin. Bir dostunuz olsun. Sizi ve benliğinizdekileri paylaşsın…





SEV YETER

11 04 2007

  SENDE SEVKIRMA, DERTLERİNLE KIRMA KALBİMİ VURMA, HASRETİNLE VURMA SEVGİMİ DURMA, UZAT BANA ELLERİNİ YORMA,

SENDE SEV ARTIK SEV BENİ ANLA ARTIK SENİ SEÇTİM HER BAKIŞINDA KENDİMDEN GEÇTİM

HER KADEHDE SEVGİNİ İÇTİM SENDE SEVSEN OLMAZ MI BENİM GİBİ? İSTEMESEN BİLE,

ADIM GELECEK DİLİNE SÖYLEDİĞİN TEK KELİME

BEN OLACAĞIM YAR HECE HECE GÖZLERİME BAKMAK İSTEMESENDE, HERKES SENİ SEVSEDE SEVDAN BEN OLACAĞIM YAR TEK VE SADE





SEVDİĞİMİ İSTİYORUM

11 04 2007

 SEVDİĞİMİ İSTİYORUMGİTMEK İSTİYORUM SEVDİĞİMİN YANINA UZAKTA OLSA DAĞLARI AŞIP

SARILMAK İSTİYORUM KOŞARAK BOYNUNA ÖLÜMDE OLSA YANINA VARIP

GÜLMEK İSTİYORUM TATLI SÖZLERDE NEŞE MUTLULUKLA, GÖZLERİNE BAKIP AĞLAMAK İSTİYORUM KEDERLİ GÜNLERDE ONUN DİZLERİNE KAPANIP

YANIMDA İSTİYORUM BEN SEVDİĞİMİ KURU EKMEĞİ BERABER PAYLAŞIP BİR ÖMÜR İSTİYORUM DAİMİ SEVGİLİYLE ELELE MUTLULUĞA KARIŞIP





ÇOCUKSU YÜREĞİM

11 04 2007

Yüregimde bir çocuk
Sevinçle hüznü
Bir arada yaşıyor
Bir elinde umut çiçekleri

Digerinde mutsuzluk dikenleri…
Yüregimdeki bu çocuk aglıyor,
Batmış eline
Mutsuzluk dikenleri…
Umut çiçekleri
Gönlünü okşuyor…
Kendisini
Bekleyen geleceği
Umut çiçeklerinde
Biliyor…

Yüregimdeki çocuk
Ellerin de
Umut çiçekleri,
Gözlerinde
Bir ümit ışıgı yanıp sönerken
Kendisine sevgiyle uzanacak
Bir dost eli bekliyor…

Yüregimdeki çocuk
Bir elinde umutsuz dikenleri
Digerinde umut çiçekleri
Gözlerinin içi gülüyor…

Yüregimdeki bu çocuk
Gelecekten umutlu
Hayatla barışık yaşıyor…





YİTİK SEVDA

11 04 2007

Ben ateş oldum sen su
Külleri yanıyor içimde artık
Ben hıçkırık oldum sen avuntu
Gözyaşı donuyor gözümde artık

Ne kadar gerçeksen o kadar yalandın
Kendini hep imkansızlığına inandırdın
Sen zamana ihtiyacın olduğunu söylerken
Benim sana muhtaçlığımı çiğneyip gittin
Beni sevdasız zamanlara mahkum ettin
Ben aşk oldum, sen tükettin…

Ne olsam tükettin beni…

Sen benim her şeyim olmuşken
Ben senin için hiç yoktum
Benliğim ayak izlerinde kaybolmuşken
Sen bana bir adım atmaya korktun
Korkunun bedelini hep ben ödedim
Her saniye biraz daha yalnız kalan aşkımı
Paslanmış bıçakla yüreğime işledim
Ve sen hep uzaktan seyrettin
Ben biz oldum, sen tükettin…

Ne olsam tükettin beni…

Hayatta olmakla olmamak arasındayım
Yüzümü kayıp ilanlarında ara
Yaşamla ölümün ortasındayım
Bil ki kapanmayacak açtığın yara
Beni senin olan her şeyden mahrum ettin
Ellerin…saçların…gözlerin…
Ve beni sığdıramadığın taş yüreğinle
Ben sen oldum, sen tükettin…





KELİMELERİN DİLİ

11 04 2007

Kuyuya salarım cümleleri
Yankılanmazsa geri çekerim
Askıda bırakıp güneşe karşı
Kuruyana kadar beklerim

Manası bilinmezse kalmaz değeri
Boş laf olur, yoktur kıymeti
Beşer bilmelidir kendini
Çok oynatmamak lazım kelimeleri

Katılırsa içine bol miktarda sevgi
Yerini bulur, çıkar rengi
Yine anlaşılmıyorsa
Anla ki değildir yüreğinin dengi…

Anlaşılmaz olursa kelimelerim
Dilimi sürgün ederim
Ele vermezse yüreğimi
Alır başımı giderim…





HERŞEYE RAĞMEN

11 04 2007

YAŞAMAK GÜZEL HERŞEYE RAĞMEN 

Bir durgunluk var bu gün sende
Yüzündeki hüzün ele veriyor
Donuk bakışların dalarken uzaklara
Belirli olmayan ifadeler.
Dünyayı bir pula satacak kadar umursamaz.
Üzerine çöken kara bulutları dağıt ne olur
Gülümse ki güneş doğsun dünyama
Karanlıklar dağılsın
Solmasın gönlünün çiçekleri
Sen ki yegâne yaşam sebebimsin
Dayanamam böyle üzülmene senin
Göz pınarlarım hazır akmak için
Senin gözlerinin yerine
Yeter ki yaş akmasın gözünden
Bahar tüm ihtişamıyla hissettirirken kendini
Nerden sardı bu sonbahar havası seni
Kov tüm karamsarlıkları
Olumsuzluklara karşı diren
Yılmadan, bıkmadan mücadele et
Çünkü yaşamak güzel her şeye rağmen





İÇİMDEKİ UKDE

11 04 2007

Her sabah hüzünle karışık bir umut var içimde.
Sensizliğin hüznünü, yeni bir günün seni getirmesi umuduyla bastırıyorum.
Her doğan gün yeni bir umut, yeni bir arayış benim için.
Belki sana kavuşacağım ana bir gün daha yaklaşıyorum, bugün değilse yarın…
Kim bilir belki de yanlızca kendimi avutuyorum.
Gittiğinden beri hep yanlızlık şiirlerine takılır gözüm.
Bir başıma değilim, sensizlikten yanlızım.
Terk edilip gitmek en çok nasıl koyar insana bir ben bilirim.
Gitmelerin, gidenlerin arkalarında bıraktığı çaresizlikleri, en koyu özlemleri…
Senin gidişin de ateş gibi çöktü yüreğime.
Hiç bir yağmur yetmedi içimdeki hasret ateşi küllendirmeye.
Hiçbir sevgi yetmedi senin özlemini gidermeye.
Ben her sabah beni sana götürecek yollarda yürüdüm,
Senin duyacağın sarkıları söyledim yanlızca.
Ve gelmeyişinin her akşamında aslında doğduğunu hiç anlamadığım güneşle Beraber ben de battım bir kez daha…
Geceleri hep uyudum, uyudum;
Gün boyu hasretini rüyalarımda biraz olsun giderebilmek için.
Her şeye iyi gelen, yaraları iyileştiren zaman hiç bu kadar acıtmamıştı yüreğimi.
Bin bir umutla sarıldığım sabahlar artık hiç doğmaz oldu.
Benim günün de gecem de karanlık şimdi.
Ne ay uğruyor gecelerime, ne sana benzettiğim yıldızlar parlıyor.
Elimde kaldı umutlarım…
Sensizlik öyle kötü bir yara oldu ki artık, içimde öyle bir yara açtın ki, bir gün Olurda geri dönersen kendi yaptığın boşluğa sende yetmeyeceksin.
Orası hep bomboş, paramparça kalacak.
Büsbütün cam kırıklarıyla kaplı kalbim.
Ne zaman seni düşünsem, seni hatırlatacak en ufak bir görsem o kıraklarla dolu Yerim batmaya başlıyor yüreğime.
Artık sabahları yanlızca hüzünle uyanıyorum.
Hiçbir şey beklemiyorum günden, seni bile…
Varlığında sensizliği yaşamaktansa içimdeki boşluklarla kırıklarla, boş umutlarımla Sensizken alışırım, alışmaya çalışırım yokluğuna…





DOSTLARIMA

11 04 2007

Seni sen olduğun için sevendir
Yüreğinin sesini uzaklarda bile dinleyendir
İki eli kanda olsa derdine yetişendir
Varolduğunu hissetiren,kıymet bilendir
Dostdur sözde değil özdedir adı…
Sabun köpüğü değil, darlık anında kaybolmaz
Sözünün eri güvenirliği tartışılmaz
Bilirsin, çıkılan yolda yarenlikden caymaz
Hayatına girdi mi kolay kolay çıkamaz
Dostdur sözde değil özdedir adı…

Yüreğini menfaatsiz sunar
İyiliğin için sözleri acıya bular,
Vakti zamanı gelir söyledikleri bir bir çıkar
Yoktur senle dolan kalbinde ne fitne fucur ne de çıkar
Dostdur sözde değil özdedir adı…

Yangınlardaki yüreğine, varlığı ile ferahlık
Mutluluklarında, üstüne dikilen saf ipekden bayramlık
Bilmez ne rol ne sahtekarlık
En büyük özelliği yaradılışı doğallık
Dostdur sözde değil özdedir adı…

Yalnızlıklar rıhtımından alıp götürür, süt beyaz yelkeniyle
Uçurum kenarından çeker,adı şefkat elleriyle
İyiki varsın dedirttiren, avucunda tuttuğu yüreğiyle
‘Sen cansın benim dostumsun ‘ ağız dolusu kelimeleriyle
Dostdur sözde değil özdedir adı….

Tüm Dostlarıma….





VEFALI DOST

11 04 2007

DOSTUN VEFASI

İlkbahar bakıyor gözlerin
Nefes nefes vefa kokuyor sözlerin
Gürül gürül vefa akıyor gönül çeşmesi
Akıyor yıkıyor vefa akıyor

Aklının kıvrımlarında
Sesinin tınısında
Gamzeli yanaklarda
Vefa soluyor vefa oluyor

Dost ikliminde yeşeren çiçek
Duygu düşüncede efil efil esen
Kin nefreti hasedi kesen
Vefa soluyor vefa oluyorsun

Dost gülü gönül gülü
Doğru beyan doğru ayan
Sözünde duran
Doğruyu gören doğru yaşayan
Dost vefalı dostum





BİZ BİR BÜTÜNÜZ

11 04 2007

SEN VE BEN YERİNE BİZ İKİMİZ BİRBİRİMİZÖncelikle sevgiye bakış açımız çok önemli! Karşımızdaki insanı hangi değerler üzerine seviyoruz? Bunu çok iyi analiz etmek gerekir. İlk etapta herşey bir dikkat çekicilik, ilgiyle başlar. Zamanla bu duygularımıza, düşüncelerimize, hislerimize hatta rüyalarımıza bile yansır. Peki bu yansımaların kaynağını hiç düşündünüz mü? Sevdiğiniz kişiyi hangi bakış açısıyla görüyor, nasıl seviyorsunuz? Özünüzdeki gerçek kişiliğinizin, ruhunuzla birleşen tüm değerlerinizlemi? yoksa gözünüze hitap eden bedenin inceliklerindeki ayrıntılarıylamı? yada bu ikisi arasında dengeli bir orantı kurup bir bütün olarakmı? İşte bu noktada sen ve ben ayrımına dikkat etmek gerekiyor. Eğer sevgi çatısı altına girip sen ve ben ayrımı yaparsanız yaşadığınız sevgi, sevgi değildir. Çünkü sen ve ben olduğu zaman “acaba” sorusu akıllardan hiç çıkmaz. Acaba sorusuda şüpheyi doğurur. Buda dolayısıyla güveni, anlayışı, hoşgörüyü ve sadakati zedeler. Zaten adı üstünde “sen ve ben” kelime eşleştirilmesinde bile birbirine zıt kelimeler. Ayrıca tekil ifade ettiği için bencilliğide çağrıştırıyor öyle değil mi? Şimdi düşünün; sevdiğiniz insanı kırmamak, üzmemek, kızdırmamak gibi birtakım onun tepkisini çekecek şeylerden kaçınır, bir bakıma yapmacık haraketlerde bulunuruz. Yani “sen” kavramıyla hareket eder, kendimizden taviz veririz. Bir başka örnek ise sevdiğimiz insanın olumlu tepkisini alabilmek adına, o anki psikolojimiz bozuk dahi olsa, yine bu durumu yansıtmamak için kalıplarımızın dışına çıkarız. Yada onunla birlikte olmak ister, bunun için ricanın ötesinde yaptırım tarzıyla davranırız. Buda “ben” kavramı ki tek taraflı istek olarak algılanır. Oysa sevgi paylaşmaktır. Ama gönülden, isteyerek, zorlamadan, zor durumda bırakmadan paylaşmaktır herşeyi. En önemlisi ise hiç kuşkusuz sevgi empati üzerine kurulmalıdır. Sen onu düşünüyorken aynı zamanda kendinide onun gibi düşünebilmek, kendini düşünürken onuda kendin gibi düşünebilmek, hissedebilmektir. Ayrıca sevgi birbirimizin amaçlarını, hedeflerini engellememeli. Sevdiğine, sevgisine, sevgine sadık kalıp kariyerin, geleceğin adına yürüdüğün yolda ilerleyebilmeli ve sevdiğinede gereken ilgiyi, değeri verebilmeliyiz. Zaten bu iki dengeyi aynı terazide doğru orantıda karşılıklı olarak tutabildiğimiz sürece gerçek sevgininde hazzını almış oluruz. Bu zihniyete bağlı bir sevgide ne olursa olsun asla sarsılmaz, incelse bile hiçbir zaman kopmaz emin olun. Sevgi ayrım yapmadan ciddiyet, samimiyet, dürüstlük, anlayış, hoşgörü, sadakat, güven, sabır kavramlarıyla birlikte bir bütün olarak birbirimizi yaşayabilmektir. Hiç bir şüphe duymadan, hiç bir soru işaretine takılmadan, acaba, neden, niçin, ne zaman diye sormadan, keşkelerle kendimizi boğmadan ve vicdan aynasında boğulmadan…

Sen yada ben olarak değilde, biz, ikimiz, birbirimiz gerçeğiyle bakabilmeliyiz sevgiyle birbirimize. hayatta paylaşılması gereken her ne varsa, herşeye, bir bütün olabilmek adına sen bensin, bende sen…





KULAK VER

11 04 2007

                   BİR MUSİBET BİN NASİHATTEN İYİMİDİR!
 
   İnsanlık tarihi ibretlik hadiselerle doludur. Bulunduğumuz noktadan geleceğe yol alırken,
  geçmişimize bakıp ders çıkararak birtakım tedbirler ışığında sorunları en aza indirerek
  hayatımıza yön vermeliyiz kanaatindeyim. Bunun için çevremizdeki insanlara karşı daha
  esnek, daha duyarlı davranmamız gerekir. İnsanlara o an bulunduğu sıfatlara göre değilde,
  insan olduğu için insani değerlerle yaklaşımda bulunulmalıdır. Herkesin yaşadığı dönem
  süresince hayatta elde ettiği tecrübelerin birgün bizede bir rehber niteliği taşıyabilecek
  boyutta bilgi olacağı unutulmammalıdır.”Ne oldum değil, ne olacağım” felsefesiyle hareket
  eden insanın her kesimden elde edeceği bilgilerin ışığında yürümesi sonucunda hata yapma
  riski en aza inmiş olacaktır. Böylece daha emin adımlarla ilerlemesi, hedefine ulaşmasını
  kolaylaştıracaktır. İnsanları kategorilere ayırmayı çok saçma buluyorum. Her ne olursa
  olsun hepimiz birer canlı olarak, bir kalp, bir beyin taşıyoruz. Elbette her insan en iyi
  olmak, kusursuz, hatasız olmak ister. Ama ne yazıkki hangimiz dilediğimiz hayatı
  yaşayabiliyoruz ki! Çoğumuz standart hayat şartlarının altında kaldığı için, ideallerimize,
  emellerimize kavuşabilmek için yada mecbur, zor durumda kaldığımız için hiç istemediğimiz
  ortamın içinde buluveriyoruz kendimizi. Neyse kısacası hiçbir ayrım gözetmeksizin her
  insana aynı seviyede yaklaşmak çok önemli. Her ne olursa olsun aşağılanan, hürmet gören
  ve bu aradaki aklınıza gelen bütün kategorilere ayrılmış varlıklar sonuç itibari ile
  insandır. Düşüncesi, dini, dili, ırkı, kısacası aklımıza gelen her türlü aykırı yönlerine
  rağmen insani değerleri ön planda tutarak ön yargı yapmadan iç yapısına, özüne inerek
  tam manasıyla keşiften sonra fikir oluşturmalıyız kişilere. Akabinde edindiği hayat
  tecrübesine saygı duymalıyız. Bu noktada bize sunulan, her kesimden, herkesin
  nasihatlerini dikkate almalıyız. Bu belki sıkıcı gelebilir, belki o an için çok alakasız
  olabilir ama unutmamalıyız ki insanoğluyuz yarın karşımıza neler gelebileceğini hiç
  kimse bilemez. Bir bakmışız ki hor gördüğümüz, buda çok bilmişlik yapıyor dediğimiz
  ciddiyete almadığımız, önemsemidiğimiz gerçekler birden başımıza gelivermiş. Aslında
  birilerinden nasihat almak bizim için bulunmaz bir nimettir diye düşünüyorum. Çünkü;
  karşımıza biri çıkıyor belki o an için ilgisiz, alakasız şeyler söylüyor, mantığımız
  almıyor olabilir, ama bilmem hiç farkına vardınızmı? ileride birgün duyduğumuz nasihatle
  karşılaşıyoruz. Ne garip dimi? Bence bu çok ince detayı iyi analiz etmek gerekir.
  Bu yüce rabbimizin bize sunduğu değeri çok sonradan, hatta iş işten geçtikten sonra
  algılanabilen sırlı bir ikram olduğuna inanıyorum.
 
  “HERKES DÜŞLERİNİN BÜYÜKLÜĞÜ KADAR ÖZGÜRDÜR. HERKES KALBİNİN TEMİZLİĞİ KADAR MASUMDUR.
   HERKES MASUMLUĞU KADAR SEVİLİR VE HERKES HAKKETTİĞİNİ YAŞAR.





İNSAN OLMAK

11 04 2007

ıÜü

İnsan ruh kişiliğinde, beden görselliğinde akıl kalp yönetiminde yaşayan canlı bir varlıktır. Aradaki dengeyi sağlayabilmek için aklımızın mantığına, kalbimizin duygularına ihtiyaç duyarız. İkisi birbirini onaylayıp aynı noktayı gösterdiği zaman bunu doğru algılar ve ona göre hareket ederiz. Yanılgıya düştüğümüz anlarda olur tabii. Tüm bunları denetleyen ise vicdanımızdır. Kimi zaman duygu ve düşüncelerimizi harekete geçirdikten sonra, kimi zamanda harekete geçmeden önce vicdan muhasebesi yaparız. İşte bu noktada dikkat edilmesi gereken iki önemli husus var. İrade ve nefs. Vicdanımızı direk etkileyen ve bütün kişiliğimize yansıyan bu iki unsura çok dikkat etmek gerekir. Yapacağımız eylemleri gerçekleştirmeden önce hangi safhada yer alacağımızı iyi belirlemeliyiz. Nefs dünya için çalışır, tam bir dünya aşığıdır. Kısacası içimizdeki şeytandır. Aklın mantığını, kalbin duygusunu kin, nefret, sahtekarlık, yalan, kibir, gurur, bencillik, fitne,fesat gibi dünya için gelir sağlayacak tüm olumsuz iğrenç aktivetelerde kullanır. İnsanın bedeninide kendisi için çok iyi kullanır. İrade ise tam tersi insanlığın iyiliği için çalışan bir melek gibidir. Orada tertemiz sevgi, saygı, hoşgörü, sadakat, anlayış, içtenlik, samimiyet, dürüstlük ve güven vardır. İrade insan ruhu ile bütünleşir. Hiç şüphe yokki muhakkak yaptıklarımızla yüzleşiriz ve bizi ayna gibi gösteren vicdanımıza sorgularız kendimizi. Vicdan aynasında irademize ve nefsimize bağlı yaptığımız hareketler sonucunda yargılanırız. kendimizi iyi yada kötü hissetmekte bunun sonucunda ortaya çıkar. Bütün bunları biraraya getirecek olursak insan iç yapısı ruh haliyle değerlendirilmelidir. Üzerimizdeki beden her ne kadar değişikliğe uğramış olursa olsun ruh yapısı neyse bizde oyuz. Bu inkar edilemez bir gerçektir. Ama ne yazıkki günümüzde elbiseyi giyen değilde elbise rağbet görüyor. ne garip dimi?

“BEDEN RUHUN ELBİSESİDİR TIPKI EV MİSALİ GÖZLER İSE BU EVİN PENCERESİDİR RUH BU ALEMİ PENCEREDEN İZLER ÖNEMLİ OLAN ELBİSEMİDİR? YOKSA ELBİSEYİ GİYENMİDİR?





GÜÇLÜ OLMAK

11 04 2007

İnsanoğlu doğumundan, bulunduğu yaş süresince geçirmiş olduğu hayat yolculunda, yaşadığı iyi, kötü her ne varsa bütün gelişmeleri bir dengede tutabilmelidir. Bu güç gibi görünsede yaşanılması bir hayat için zorunludur.

Hiç şüphesiz insanın doğasında; sevinmek kadar üzülmek, gülmek kadar ağlamak, mutlu olmak kadar hüzünlenmek, coşkulu olmak kadar acı çekmek v.b. gibi yansımalar vardır. Her ne kadar sevinçli, huzurlu, güleryüzlü, mutlu, coşkulu anlarımız bizi hayata çok olumlu yönde bakmamızı sağlıyorsa, üzüntüler, kederler, hüzünler, gözyaşlarıda hayata küsüp, kaosa sürüklememelidir. İşte bu farklı birbirine zıt gibi görünen yansımalar arasında çok iyi bir denge kurmalıyız. Bunu yapabilmek için önce özgüven kaybedilmemeli, sonra olayları çok iyi algılayabilmeli ve üzerinde sakince, acele davranmadan, o an verdiği psikolojik etkinin altında kalmadan, sabırlı bir şekilde düşünmeli ve kendimizden iyice emin olduktan sonra karar vermeliyiz. Bu süreç içinde belki olayların gidişatı istenilen yönde olmayabilir. Buda üzerimizde sıkıntı, sinir, stres, isyan, huzursuzluk gibi birtakım tepkiler doğurabilir. İşte bu esnada beklentilerimizin oluşabilmesi için yapılan çabalara destek ve yardımcı olmak adına, anlayış, sabır, ilgi, fedakarlık ve tahammül göstermek, hoşgörülü davranmak gerekir. Tabii bunu yaparken düşüncelerin karşılıklı paylaşımı çok önemli. Faaliyetler tek taraflı olmamalı, insanlar birbirlerini çok iyi algılayabilmeli, paylaşım her iki tarafada eşit bir şekilde yapılabilmelidir. Bunu yapabilmek için tahammül etme ve edilme psikoloji ve yoğunlaşma çok önemlidir. Kısacası biraz beklentilerinin doğrultusunda, birazda ortama göre hareket etmek gerekir. Unutulmamalı ki hiç kimse mükemmel değildir. Herkes mutlaka bir şekilde yanılır, hata yapar. Önemli olan hayatı bir bütün olarak tüm gerçekliğiyle yaşayabilmektir. Gülerken, ağlayabileceğin, sevinirken, üzülebileceğin, neşeliyken, hüzünlenebileceğin gerçeğine, olgunluğuna erişebilmek gerçektende gerekli. Çünkü hayatın doğasındaki gerçekler bunlar. Bir amaç, bir hedef doğrultusunda ilerlerken çaba sarfetmek gerekir. Katedilen bu yolda ilerlerken zaman zaman sıkıntılar, huzursuzluklar, moral bozukluğu, sinir, stres gibi olumsuzluklar olacaktır muhakkak. Ancak bütün bunları aşıp, hedefe vardığın zaman onun morali, heyecanı, sevinci, neşesi, huzuru, sana vereceği her türlü olumlu izlenimleri düşünerek hareket ettiğin zaman, olumsuzluk karşısında ezilmeyip, güçlü olduğun vakit sorunda ortadan kalkmış olur.

ÖNÜNDEKİ HER YENİ BİR GÜNE, YENİDEN DOĞMUŞ GİBİ, SANKİ HERŞEYİ İLK KEZ YAŞIYORMUŞ GİBİ, İLK HEYECANI İLE BAŞLAYABİLMELİ; GERİDE BIRAKTIĞIN HER ESKİ GÜNEDE, HATALARI GÖRÜP, NEREDE YANLIŞ YAPTIM, TEKRARI OLMAMASI İÇİN NELER YAPABİLİRİM GİBİ TEDBİR AMAÇLI BAKILABİLMELİ, BU DOĞRULTUDA HAREKET EDİP YAŞANMALIDIR.





BEKLENTİSİZ SEVMEK

11 04 2007

Hiç beklentisiz sevdiniz mi? Yani bugün telefon etmedi demeden, şu an nerede nerede acaba diye kendi kendinizi yemeden, yaş günümü hatırlayacak mı acaba diye bir beklenti içine girmeden sevdiniz mi hiç? Onun size ait bir mal olmadığını kabul edip, özgür yaşamı ile sevmeyi denediniz mi? Yanındaki arkadaşına aldırmamayı öğrenip, ama aldırmıyormuş gibi yapmadan, gerçekten aldırmadan, bitecekse biter, bunu değiştiremem, beni sevmeyi birakmasını değiştiremeyeceğim gibi diye düşünüp. Onu yersiz kıskançlıklara boğmaktan ve kendinizi yıpratmaktan vazgeçebildiniz mi hiç? Hiç beklemeden çalan bir kapıda onu karşınızda görmek ne güzeldir bilirmisiniz? Beklemeden gelen bir “seni seviyorum” mesajının tadına varabildiniz mi hiç? Siz istediğiniz için değil, o istiyor diye yapıldımı bunlar? Ve beklentisiz sevmenin tadına bakabildiniz mi hiç? Bugün beni hatırlamadı yerine (hiç beklemiyordum geleceğini) diyebilmek ne güzeldir oysa…

Onu ve kendinizi boğmadan sevebilmek ne güzeldir. Sahiplenme içgüdüsünden uzak, sevmenin ve sevilmenin tadına varabildiniz mi hiç? Yapılmamış davranışlar, söylenmemiş sevgi sözcükleri ile kendi kendinizi aşk çıkmazında kaybedeceğinize, beklenmeyen bir demet çiçekle mutlu oldunuz mu? Beklentisiz sevin. Niye aranmadım diye düşünüp kendi kendinizi yiyeceğinize hiç beklenmedik bir “seni özledim” mesajı ile mutlu olun. Beklentisiz sevin. O sizin sevgiliniz olduğu için değil. Ona tapulu malınız gibi, çantanız, arabanız gibi davranma hakkınız olduğunu düşünmeden. Sevgiye karışan beklenti denen illeti hemen silin sevdanın ak sayfalarından. Göreceksiniz ki o zaman aşk başka bir güzel. Göreceksiniz ki o zaman sevmek ve sevilmenin damaklarda bıraktığı tat, yıllanmış şarap gibi, beklenti zehrine karışmadan bir başka döndürüyor insanın başını. Ben beklentisiz seviyorum. Onun nerede olduğunu merak etmiyorum. Beni bugün neden aramadı diye geçirmiyorum içimden. Çünkü ben sevdiğime güveniyorum, içtenliğine, sadakatine inanıyorum. Biliyorum ki karakteri asla beni bırakmaya izin vermez. Ben sevgiyi yaşıyorum. Onun yanımda olduğu anlar o kadar değerli ki! Gerçekleşmeyecek beklentilerle mahvetmiyoruz o anları. Beklentisiz seviyoruz ve sevdiğimiz için seviyoruz. Hayalsiz, çıkarsız, beklentisiz, özgürce, keyifle, heyecanla, tutkuyla seviyoruz.

Deneyin!

Beklentisiz sevmeyi deneyin. Bir gün beklentilerle boğduğunuz aşklarınıza acıyacaksınız





RABBİMİZİ NE KADAR, NEREDE HATIRLIYORUZ?

11 04 2007

ALLAH(cc) IN BİZDEKİ YERİ NERESİ?Allah sadece camilerin duvarları arasında mı? Caminin avlusundan çıkınca Allah’ın olmadığı bir dünyaya mı geçiyoruz? Allah, “niyet ettim Allah rızası için”den, sol omza selam verme anına kadar var da, sonrasında yok mu? Yürürken, koşarken, vapur beklerken Allah, dünyamızın neresinde?
Allah Ramazan ayında ve özellikle iftar saatinde mi sadece? Her hangi bir ayın her hangi bir akşam yemeğinde, sabah kahvaltısında, beş çayında Allah nerede?
Allah’tan bahsedebilmek için, imam, vaiz, ilahiyatçı, kısacası din adamı ya da “aşırı dinci” olmak şart mı? Allah’tan sadece gündemdeki bir konu sebebiyle, dindar bir çevreye hitaben mi bahsedilir? Dinle pek alakası olmayan bir televizyon kanalında, hiç de din adamı olmayan birileri, gündemde yokken bir bahis açıp Allah’ı anlatamaz mı? Allah’tan sadece, “Batıl inancınız var mı?” sorusuna cevap veren bir şarkıcının “Evet, ben nazara inanırım” sözleri münasebetiyle mi bahis açılır?
Allah zemzem içip, hurma yerken var da, kola içip, elma yerken yok mu? Tesbih çekerken Allah’ı hatırlayıp, şınav çekerken unutmak şart mı? Kurban eti yerken O’nun adını anıp, kasaptan aldığımız eti yerken başka isimler anmamız neden?
O’nu sadece babaannelerimizden, dedelerimizden dinlemek zorunda mıyız? Küçük bir çocuk Allah’tan bahsetse çok mu garip kaçar? Gezip eğlenmekten başka bir şey yapmaması gerektiğini düşündüğümüz bir genç Allah’tan bahsederse, ona mutlaka bir sıfat yakıştırıp kategorize etmemiz mi gerekir?
Yalnız kalıp korktuğumuzda hatırladığımız, arkadaşlarımızla sohbete daldığımızda unuttuğumuz bir Allah’a mı inanıyoruz?
Allah “32 farz”ı sayarken dünyamızda da, “pi” sayısını hesaplarken nerede? “Orucu bozan şeyler”i sayarken O’nu hatırlayacağız da, neden iki hidrojenle bir oksijeni birleştireceğimiz laboratuarın kapısını kapatınca unutuvereceğiz. Din adamı inanır da O’na, bilim adamı inanmaz mı? Bilim adamı inansa bile, “bilim” yaparken bir kenara koymak zorunda mı? O’nun kanunlarını O’nu unutarak açıklamanın adı bilimse, bunun kökeni nasıl olur da “bilmek”ten gelebilir?
Felaketlerde, dertlerde, sıkıntılarda el açtığımız Allah, her işimiz yolunda giderken nerede? Hiç de hoşumuza gitmeyen şeyler başımıza geldiğinde “Allah’ım neden ben?” diye sorduğumuz halde, her şey istediğimiz gibi giderken aynı soruyu neden sormayı akıl etmeyiz?
Küçükken gittiğimiz Kur’ân kursunda Allah var da, koca adam olup gittiğimiz üniversitede yok mu?
Henüz Elifba’yı yeni sökerken öğrendiğimiz gibi “Allah her yerde” olmasına rağmen, neden ısrarla O’nu hayatımızın belirli bölümlerine yerleştirip, geri kalanından çıkarıyoruz? Biz unutunca O hükmünü icra etmiyor mu sanıyoruz? Daha rahat haksızlık yapmak, hayatımızın amacını daha rahat unutmak ve amaçsız bir dünyada sorumluluklarımızdan kaçmak için bu kadar saçma bir hayat kurgulamaya değer mi?
Hayat bu kadar değersiz mi?