SANAL DÜNYA

16 04 2007

SANAL HAYAT

Merhaba sevgili dostlarım. Dünya meydana gelip doğasıyla ve tabiatıyla bir bütün olduktan sonra biz insanlar yeryüzüne geldik. Bize sunulmuş tabiattan başka hiçbirşey yoktu dünyamızda. Zamanla insanlar çoğalıp belli bölgelere ayrıldıktan sonra ve o günün şartlarına uygun yeni yeni keşifler, icatlar ortaya çıktı. Kısacası günümüze kadar uzanan ve görebildiğimiz, kullanabildiğimiz herşeyin bir yapımcısı var. Teknoloji dünyamıza insanoğlundan nice zanan sonra teşrif etmiştir, yani bir insan ürünüdür. Günümüzde sürekli güncelleşip kendini yenileyen teknoloji karşısında insani değerler ne yazıkki yok olmaya yüz tutmaktadır. Buna sayısızca örnekler verebiliriz. Teknolojinin doğurduğu en ilginç çocuk hiç kuşku yokki cep telefonlarıdır. Cep telefonu kullanımı gerçektende güzel bir hadise. Kablosuz iletişim kurmak, bulunduğumuz yerden yakınlarımıza ulaşmak çok büyük bir nimet. Zaten kısa sürede bu kadar çok insanın cebine girmesi ve her geçen gün giderek artan kullanıcı sayısıda mükemmel bir icat olduğunu gösteriyor. Fakat cep telefonunu kullanabilmek için gsm operatörlerinin sim kartlarına ihtiyaç duyulmaktadır. İşte bu noktada insanların yararına sunulan cep kullanımı sınırları zorlayarak kullanıldığı vakit yarar yerine zarar getiriyor. Gsm operatörlerinin daha fazla kullanıcı kazanabilmak adına rekabet ortamında kıyasıya yarışmaları kullanıcılarını cep bağımlılığına zorluyor. Böylece kullanıcıya cazip gelen kampanyalar yarardan çok getiriyor. Bunu tetikleyen ise sınırlama faktörü. örneğin; gsm operatörleri bir ay içinde şu kadar kontör yükleyin, şu kadar konuşma süresi, şu kadar sms hediye gibi belli bir sınırlama içinde abonesini daha fazla kullanıma zorluyor, Kullanıcıda haklarından mahrum kalmamak için gerekli gereksiz cep telefonuna başvuruyor. sizce bu nekadar doğru, ne kadar mantıklı? Eskiden insanlar duygularını, düşüncelerini, içtenliklerini, samimiyetlerini yüzyüze paylaşır, birbirlerini sürekli ziyaret ederlerdi. Gün geçtikçe bu görüşmeler yerini kağıda, kaleme bıraktı. Mektuplar, telgraflar, tebrik kartları v.b. insanı yansıtır oldu. Daha sonra bilgisayar devreye girdi. Monitör ekranlarına taşındı herşey. Aradaki mesafeler uzadı, duygulardaki samimiyet, düşüncelerdeki içtenlik azaldı. Hayatımız iyice sanallaştı, ceple birlikte küçücük ekrana sığdırdık herşeyi. Yakınlarımız, tanıdıklarımızla aramızdaki mesafeler uzadıkça duygularımız, düşüncelerimiz, içtenliklerimiz, samimiyetimiz, güvenimiz ve hatta dürüstlüğümüz bile insani değerlerimiz gittikçe kaybolmaya yüz tuttu. Kimbilir cep telefnunu icat eden insanoğlu bile olayların bu kadar vahim duruma gelebileceğini akıl etmemiştir eminim. Sonuç olarak düşündüğümüz zaman bir insan ürünü olan teknolojinin, birgün insanı esir alıp kullanmaya başlaması ne kadar garip değilmi? Her ne olursa olsun insan özünden kopmamalı daima kendi gerçekleriyle , değerleriyle içiçe olmalıdır. Sınırlarını zorlamamalı, kapasitesinin üstüne çıkmamalı, haddini bilerek davranmalı görüşündeyim.





HANGİ KARAKTERDEYİZ?

16 04 2007

BİZ KİMİZ

Hiç düşündünüz mü orjinal kişiliklerinizden

Kaç kopya çıkarılabileceğini?

Kaç farklı hayatı birarada yaşadığınızın farkında mısınız?

İstemeden yaptıklarınız isteyip yapamadıklarınız, gündüz yapıp gece pişman olduklarınızla nasıl çaresizce başka başka dünyalara doğru kanat çırpmaya

çabaladığınızı farkediyor musunuz?

Bir dost nikahının ortasında birden bastıran hüznün, bir büyüğün cenazesinde karşılaştığınız eski bir sevgiliyle çıkagelen coşkunun, sizi nasıl kopya kopya çoğalttığını ve tek bir sizden ne çok sizler yarattığını biliyor musunuz?

Sınırlı bir hayatı çabucak tüketmek için dörtnala koşturup dururken, bir an olsun, durup, geride kaç farklı ayak izi bıraktığımıza dikkat ediyor musunuz?

Halen sinemalarda gösterilen “Multipli city” (Dördümüze Bir Eş) işte bu sorulara yanıt arıyor. Filmin kahramanı (Michael Kreaton) çağdaş bir hastalığın kurbanı; işinden başını kaldıramayan, oradan oraya koşturmaktan ne evine, ne sevdiklerine zaman ayıramayan ve sonunda hiçbirşeyi doyasıya yasayamadan bitkin düşen bir “işkolik”…

Bu çıkmaz sokakta debelenip dururken insanların benzerim üretmeyi başarmış bir genetik araştırmacıyla tanışıyor ve kendisinden bir kopya çıkarttırıyor. Böylece işine aslını, evine kopyasını göndererek durumu idare ediyor. Ancak zamanla bu da yetmez oluyor. Kopyalar önce üçe, sonra dörde çıkıyor. Sonunda aynı adamdan, çılgın, serseri, evcil, işkolik kopyalar türüyor.

Yönetmen Harold Ramis, güncel bir sûrunu sinema teknolojisinin de yardımıyla ve mizahi bir dille perdeye taşırken, çağdaş İnsanın iç dünyasındaki kimlik krizini ve karmaşayı da olanca çıplaklığıyla sergiliyor.

Senaryoya bakınca sormadan edemiyorsunuz:

Sahi kaç kopyayız biz?

Aynı beden içinde kaç farklı ruh halini aynı anda yaşayıp, kaç farklı kişiliğe bürünebiliyoruz?

Bu kişiliklerin hangisi biziz, hangisi fotokopimiz?

James Bond filmlerindeki kibar, yakışıklı ve aynı zamanda da güçlü İngiliz salon erkeklerini hayran hayran izleyen kadın mı size daha yakın, yoksa motorsikletli bir James Dean serseriliğine tutulup maceralar özleyen mi?

Ne zaman Maryl Streep’in çehresindeki duruluğun ve gizemin büyüsüne kapılıp dingin hayatlar hayal ettiğinizi, ne zaman herşeye boşverip Madonna’nın isyana ve günaha çağıran sesine koştuğunuzu kendinize itiraf edebilir misiniz?

Huzurlu bir dağ başında sadece ırmak şırıltısı ve kuş sesleriyle sakin bir hayatı düşleyen bıkkınlar mısınız, yoksa deniz kenarında bile televizyonlarım ve cep telefonlarını elinden bırakamayan gönüllü kent mahkumları mı? Ya aynı anda ikisine birden özenmenizi nasıl açıklayacaksınız..?

Hangi kopyanız “Kaçıp gidelim uzaklara diyor, siz sıkı sıkıya bu topraklara bağlı dururken…

Üfürükçülük adı altında bastırılmış içgüdülerinden cinsel fantaziler üreten din adamlarını, ölümcül hırslarını sahte bir gülücükle maskeleyen siyaset ikonalarını, maçlarda birer küfür mitralyözüne dönüşen kibar işadamlarını görünce sistemin ne çok kopya ürettiğine şaşıyor musunuz?

Kinler, sevgiler, öfkeler, kahkahalar ve gözyaşlarıyla örülmüş, çok kopyalı bir hayatı nasıl kendinize bile söylemeye cesaret edemediğiniz bir tür iki (üç-dört..?) yüzlülükle yaşayıp gittiğinizi farkediyor musunuz?

Her akşam haberlerin karşısında genç mezarların ardından gözyaşı dökerken, sonra nasıl birden unutup kendi bencil dünyanıza çekilebiliyorsunuz?

Resmi bir toplantının ortasında, aklınızdan masanın üzerindeki kalın raporun sayfalarından oyuncak uçaklar yapıp, tek tek aşağı atmak geçerken hala büyük bir ciddiyetle kös kös oturuyor olmanızı gülümseyerek mi hatırlıyorsunuz, üzülerek mi..?

Aklınızdan geçeni yapamamanın, ruhunuz kopya kopya çoğalırken asıl hayatı tek kopya olarak tüketiyor olmanın bedelini biliyor musunuz?

Kopyalarınızı, orjinal kimliğinizle konuşturuyor musunuz hiç…?

İçinizdeki canavar, ruhunuzdaki melekle hesaplaşıyor mu?

Hangisinin ne zaman, nasıl ortaya çıkacağını denetleyebiliyor musunuz?

Siz kopya sandıklarınızın bir bileşkesi misiniz, yoksa kopyalarınız da aslınıza mı benziyor?

Bilmeden her kopyada aslınızı yeniden mi üretiyorsunuz?

Göçüp giderken ardınızda kaç asıl, kaç suret bırakacaksınız?

Kaçının hatırlanmasını isteyecek, kaçından utanacaksınız?

Sahi, kaç kopyasınız siz…?

Hangisi sizsiniz, hangisi fotokopiniz…?